2004 yılında bilgisayarlar nasıl olacak(mışmış)?

Bugün bir fotoğrafla (Wittgenstein-Hitler resmi) ilgili yazı yazdım ya, hemen bir tane daha yazasım geldi.

Aşağıdaki fotoğraf gerçek olabilir de olmayabilir de, bilmiyorum. Sonuçta internette dolaşan bir verinin güvenilirlik oranının ne kadar yüksek olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Ancak yine de fotoğraf altında kullanılan dil ve anlatım şekli hoşuma gitti, o yüzden “ilginç” buldum ve hakkında yazmaya karar verdim.

Rand Corporation\'ın bilgisayarı

Tıklayınca büyüyebilen türden bir resimdir kendisi (Ne de olsa Rand Corparation ürünü).

Önce resmi inceleyecek olursak, bu futuristik prototipin 2004 yılından 50 yıl önce bir kişisel bilgisayarın temel bileşenlerini tutturduğunu görüyoruz. Biraz abuk bir yere yerleştirilmiş olmasının ve altındaki kocaman içinde ne olduğu belirsiz kasanın dışında monitörün 2004 yılı monitörlerinden çok da farkı olmadığını kabul etmek gerekiyor. Ama gerçekten neden tavana doğru çapraz bir şekilde duvara asıldığını insan merak etmeden duramıyor. Tamam yerden kazanmak için olduğunu tahmin edebiliyoruz, ama daha bakılması kolay bir yere de konabilirmiş gibi görünüyor.

Bu prototipin aslında 2004 yılı PC’lerinin (hatta 2008 modellerinin) bile ulaşamadığı bir yenilik getirdiğini görüyoruz: Bilgisayara monte bir halde hazır halde gelen bir printer. Yani bir printer var olduğunu varsayıyoruz, zira klavyeden a3 boyutlarında bir kağıt sarkıyor. O zamanlarda çevre bilinci az olduğundan kağıdı bol kullanmakta bir zarar görmediklerini kabul ediyoruz.

Klayve demişken, bu parçanın bilgisayarın ilk faullü bileşeni olduğunu ve fotoğrafın uydurma olduğu yolunda ilk şüpheleri uyandırdığını belirtmek gerekiyor. Neden derseniz, birincisi o çizim masasına benzeyen eğimli masaya hiç gerek yok, neden onun üzerinde ayrılmaz bir parça gibi monte edilmiş anlamak mümkün değil. İkincisi, klavye ile kasa (!) arasında bir tane bile kablo görünmüyor, bu nasıl iştir anlamak hiç mümkün değil. Hadi bir iki tanesi arkada kaldı diyelim, ama bütün bilgisayarın tek bir bölgesinde herhangi kablo benzeri bir yapıya rastlanmaması dikkat çekiyor. Ya Rand Corporation harbiden uzaylılardan kablosuz iletişim teknolojisini daha o zamandan almıştı ya da birileri bizi hafiften yiyor diyoruz.

Ama belki de bu gösteri amaçlı bir makina olduğu için kablolarını takmayı boşvermişlerdir, bu yüzden şimdilik bu noktayı görmezden geliyoruz.

İlk jenerasyon bilgisayarların -herhalde- ilki saymamız gereken bu aletin kasasının (yani benim kasa adını taktığım esas gövdenin) endüstriyel tasarım olarak Uzay Yolu dizisinden birebir kopya edildiğini fark ederek Rand’i bir kere daha ayıplıyoruz. Ama bir dakka, daha o zamanlar Uzay Yolu başlamadığı bir anda aklımıza geliyor ve bu sefer de hak yerini bulsun diyerek Uzay Yolunu ayıplıyoruz.

Bu makineyi diğer öncül örneklerden ayıran en önemli özelliği ise dümeni. Evet, kendisinin kamyon direksiyonunu andıran bir dümeni var ve ne yazık ki neyi kontrol etmek ya da yönlendirmek için kullanıldığı resim alt yazısında belirtilmemiş. Yine de günün otomotiv endüstrisi modasına uygun olarak krom çelikten yapılmış gibi görünen dümenin şık bir aksesuar olduğunu belirtmeden geçmiyoruz.

Resim altı yazı ise açık söylemek gerekirse bazı tuhaflıklar içeriyor. Bilgisayarın 50 yıl sonra, yani 2004′te “teletype” adı verilen bizim klavye adını verdiğimiz teknoloji ve Fortran yazılımı ile rahatlıkla kullanılabileceği belirtiliyor, ancak 1944′te henüz kullanımda olmayan bazı teknolojilere yine de ihtiyaç duyulacağı belirtiliyor. Rand Corporation uzmanlarının bu ne idüğü belirsiz teknolojilerin 2004 yılına kadar geliştirilmiş olacağından zerre kadar kuşkuları bulunmuyor. Yazı yarıda kesilmiş olduğu için söz konusu teknolojilerin ne olduğunu öğrenemesek de, acaba soğutucu fan olabilir mi diye aklımızdan geçiriyor, sonra hemen bu aptalca düşünceyi kafamızdan atıyoruz. Ekran kartı olması gerektiği açık zira.

İşte size komplo teorilerinin beşiği Rand Corporation’ın ve onun ilk ev bilgisayarının iç yüzü!

Wittgenstein ve Hitler gerçekten ortaokul arkadaşı olabilirler mi? Eğer öyleyseler, neden Facebook’ta birbirlerini eklemediler?

Ünlü Avusturyalı, Alman, İngiliz ve Amerikalı, kısacası hiç bir yerin memleketlisi olmayan filozof Ludwig Wittgenstein ile hepimizin yakından tanıdığı Adolf Hilter isimli Avusturyalı Alman ‘ın aynı ortaokula gittikleri, hatta aynı sınıfta okudukları öteden beri anlatılıp durulan bir hikayedir. Bazıları daha da ileriye giderek neredeyse sıra arkadaşı olduklarını, silgi paylaşacak yaşı çoktan geçtikleri için, tööbe haşa ilk istimnalarını birlikte yaşadıklarını söyler dururlar. Elbette ki istimna kısmını olaya iğrençlik katması için ben ekledim.

Şaka bir yana, okulda birbirlerini tanıyıp tanımadıkları hakkında bugüne kadar ben herhangi bir belge okumadım, dikkatimden kaçmış olabilir. Ama sanıyorum ki bunu ciddi olarak iddia eden de olmadı (David Irving gibi egzantrikler dışında). Ama son dönemde ortaya çıkan belgelerle aynı matematik hocasından ders aldıkları bu hocanın öğrencileri hakkında tuttuğu notlardan anlaşılmış (ne kadar güvenilir olduğu her zamanki gibi zamanla anlaşılacak).

Beni bu konuya geri getiren ise Wikipedia’da Wittgenstein maddesinin altında rastladığım şu fotoğraf oldu.


Güya resimde de oklarla gösterildiği üzere bu yeniyetme bastıbacaklar Hitler ile Wittgenstein’mış. Ben her iki çocuğun da kişilik özelliklerini dikkate alarak resim çekilirken öyle uslu durup görünebileceklerine ihtimal vermiyorum ya, neyse.. Gerçi ikisinin de süper somurtmuş olması şüphe uyandırmıyor değil.

İlginç olan şu ki, eğer bu resimdekiler gerçekten onlarsa ve resimde aralarında sadece bir kaç kişinin bulunabileceği kadar yakın bir sınıf ortamında birlikte bulundularsa bu tarihin en büyük keşiflerinden biri olarak kayıtlara geçmelidir.

Şans, kader ya da genetik deyin, insan soyunun, yani görünürde insanı andıran bu iki kişinin dünyada birbirinden olabilecek en farklı yaratılışta kişiler olduğunu varsayarsak, o sınıfta neler yaşanmış olabileceğini tahmin bile edemiyorum. Wittgenstein’in son derece derslerle alakasız, arkadaşlarını küçük gören ve asosyal bir çocukluk dönemi geçirdiğini biliyoruz. Buna karşın, belki tek ortak özellikleri olarak Hitler de derslere karşı ilgisiz ve kendi dünyasında yaşayan bir çocuktu ancak bazı tanıklar zayıf ve çelimsiz çocukları pataklamayı sevdiğini belirtiyor. Bu durumda Hitler, acayip derecede kıl bir öğrenci olan Wittgenstein’i dövdü mü? Wittgenstein bu olaydan sonra mı böyle oldu? Hitler’in Yahudi düşmanlığının başlamasında bu gıcık Yahudi çocuğun rolü var mıdır? Bu soruların cevaplarını aramamız gerekiyor:)

Şaka bu sefer iyice öbür yana, ben bu çocukların aynı okulda ya da aynı sınıfta okuduklarına ihtimal vermekte güçlük çekiyorum, zira Wittgenstein devrin en güçlü ailelerinin birinin çocuğu iken, Hitler son derece sıradan bir aileden gelmekteydi. Wittgenstein ailesi evde özel öğretmenlerle eğitime tabi tuttukları çocuklarını neden sonradan Linz’de sıradan bir ortaokula göndermeye karar vermiş olabilirler, anlam vermek gerçekten zor, zira maddi durumlarında bir kötüleşme olmamıştı.

Her neyse, facebook’ta birbirlerini eklememiş olmaları da bu teorimi destekliyor zaten.

İklimler: Nuri Bilge Ceylan’ın ya da hepimizin iç yolculuğu

İklimler afişiİklimler’in baş erkek karakteri çoğu insan için “karaktersiz” bir adam olarak görünecektir hiç şüphesiz. Tamamen bencil, başkalarının düşüncelerine, hislerine, acılarına sırtını dönmüş ve bunun sonucunda da yapayalnız ve yabancı kalmaya mahkum (belki de acınası) bir insan olarak.

Oysa hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı gerçeğini bu karakter ve bu karakter üzerinde dönen film hakkında da aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. İlk olarak şunu fark etmeliyiz ki bu kahraman, gayet yaratıcı bir işle uğraşan, bir plazanın herhangi bir köşesinde unutulup kalmamış, az çok kendini gerçekleştirmek yolunda adımlar atabilmiş bir adam. Tam olmasa bile, uğraşısına az çok bağlı, en azından onun gereklerini yerine getiremediği için kendinden şikayet edip duran bir tip. Yani aslında mesleki olarak bir üst seviyeye çıkmasının onun mutluluğu ve iç huzuru için gerekli olduğunu ona içten içe söyleyip duran bir his var bir yerlerinde. Bu hissin çağrılarına yarım yamalak cevap vermesi, onun bir yandan da hayatın diğer çağrılarına cevap verme isteğinden kaynaklanıyor, ki bunların daha çok dış dünya ve toplum tarafından empoze edilen motivler olduğu açık.

Bu adam, ki pesimist bir yaklaşımla bir anti-kahraman olarak sunulduğunu da belirtmek rahatlıkla mümkün, bir yandan da sevilme, sevme, kendini diğerlerinden sadece mesleki anlamda değil, sosyal ilişkiler açısından da üstün görme sevdasına kapılmış. Bir başka deyişle her insanda var olan bu arzuların diğer güdülerini bastırmasına, ikinci, üçüncü plana atmasına izin vermiş durumda. O yüzden, belki de yaşanmışlıkların etkisiyle ve toplumun zorlamasıyla olmak istemediği bir adama dönüşmüş, hatta film boyunca da bu dönüşümü tamamlamaya devam ediyor. O bir kurban aslında, hepimiz gibi. Masumiyet hala içinde, ama çok gerilerde kalmış bir erdem onun için; önemini hayatının o döneminde son derece yitirmiş görünüyor.

Beylik lafları tekrarlama pahasına da olsa, şu lafları etmem lazım: Elbette ki bu, günümüz insanının yaşadığı çelişkilerden birini anlatmaya çalışan ve kendi anlatım dili çerçevesinde başarılı da olan bir film.

Benim bu konudaki şahsi fikrim ise, artık insanların büyük çoğunluğunun bu çelişkiyi aştığı yönünde. Artık çoğu kimse bencilliğin, başkalarına karşı duyarsızlığın tek çıkış yolu ve hayatta mutlu olmanın yegane formülü olduğu konusunda son derece emin görünüyor. Böyle düşünmeyenler de oldukça hızlı bir şekilde dönüşüyorlar, dönüştürüyorlar.

Belki eski zamanlarda da böyleydi bilemiyorum, bunu modern çağa bağlamak ne derece geçerli bir görüştür, bilemeyiz. Belki de eskiden her şeyin daha güzel olduğu yanılsaması yeniden o şekilde olma ihtimalinin olduğu yolundaki umudumuzu korumaya yarayan bir savunma mekanizmasından başka bir şey değildir. Belki de aslında hepimiz öyleyiz de diğerlerini öyle görmek işimize geliyor.

İnsanoğluinsanları özlüyorum. Eğer tarihin herhangi bir zamanında var oldularsa ya da olacaklarsa…

Özlü laf-ı güzaflardan… Edebiyat üzerine.

Gözlerini bozmakla mi mesgul?Bir söyleşisinde demiş ki bizim kafası karışık ve her on yılda bir fikirlerini şöyle sağlam bir yeniden oluşturan yazarımız Jean-Paul Sartre:

“If literature isn’t everything, it’s not worth a single hour of someone’s trouble.”

Yani, Türkçe meali şudur ki ey Müslümanlar:

“Eğer edebiyat her şey değilse, herhangi bir kimsenin çektiği bir saatlik sıkıntıya bile değmez.”

Yeterince açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Ama eğer ömrü izin verdiyse on yıl sonra konu hakkında tamamen zıt bir laf etmiş olabilir, onu da bir tedbir olarak kayıtlara düşüyorum.

Yaşlanınca hayatı daha iyi çözecek miyiz? Ya da bugünden bir şeyleri çözmüş olma ihtimalimiz var mı? Yoksa en iyisi kimseyi dinlemeden kendi yolunda gitmek mi?

Yaşlandıkça insan hayatı daha iyi anlar mı, bugünlerde kafamı meşgul eden temel soru bu. Elbette ki yaşadıklarımızdan çıkardığımız dersler, tecrübeler bizim hayata bakışımızı değiştiriyor, bizi biraz da olsa bazı konular hakkında farklı düşünen kişiler haline getiriyor. İnsan anlama kapasitesi ve rasyonelitesi sınırlı bir varlık, birşeyle karşılaştığında hemen eski yaşadıkları ile paralellikler kurup, onu neredeyse tamamen anladığını zannediyor, bunu da gördüm çok kendi hayatımda, halen de görüyorum, o yüzden farkindayim. Ne kadar farkindaysam artik…

Bütün bunları neden söylüyorum? Zira, ilk yaşlananlar biz olmayacağız da ondan… Çevremizde bize göre yaşlı olan bir dolu insan var. Onu bırakın bütün bir hayat yaşamış, hayatı boyunca düşünce evrimini yazarak gözlerimizin önüne sermiş yazarlar, filozoflar, bilim adamları, bilge adamlar var. Bizden daha zeki , daha anlayisi güçlü olan adamlar. Ama elbette herkesin hayatı anlamak, anlamlandırmak için gittiği yol farklı. Kimisi ormanda kaybolup debelenip duruyor, kimisi güneşli bir kıra çıkıyor. Ama o adamlarin vardiklari yerlerin de bir anlami olmali, onlarin debelenmis olsalar da bir yerlere vardiklarini inkar edemeyiz çogunlukla.

En önemli faktörü de en sona rastladım. Acaba, bütün bunların da önünde insanoğlu başkasının yaşadığı tecrübelerden ders çıkarma yetisine sahip mi? Ya da kaç kişi sahip? Özellikle şişkin egonun en önemli asset olduğu günümüzde kaç kişiden böyle bir yetenek beklenebilir ki? Zira, bunun ön şartı dürüst bir alçak gönüllülük, daha açık deyişle pek de bir şeyi kayrayamamış olduğunu kabul etme yetisi değil midir?

Bunu da bütün gücüyle bastirmaya çalismiyor mu toplum dedigimiz su pespaye insanlar topluluğu? En iyisi kimseye kulak asmamak mı acaba gerçekten?

Soru sormak düşünmek için en verimli yöntem, benim tek emin olduğum şey bu. Ya da bugüne kadar karar verebildiğim tek konu da diyebilirim. Dedim.

Anarşi özlemi ve gelecek devrim

Aklı başında her insanın ara sıra da olsa düzensiz, kaotik ve anarşik bir toplumda yaşamayı hayal etmesi gerekir. Zira her birimize biçilen roller, bu rollerden kaçmak veya onlara sıkı sıkıya sarılmak için gösterdiğimiz çabalar bizi öldürür, yavaş yavaş hepimiz bu çabalama içinde bir çıkış yolu bulamayarak geberip gideriz. Üstelik bu sadece zenginler için de geçerli değil artık, halkın tüm kesimleri bu modern dünyada böyle bir kaçış arıyor. Kandırmaca, illuzyon gösterisi sona erdi, ermek üzere! Artık herkes daha fazla tüketerek mutlu olunmayacağını anlamaya başlayacak yakında. Ve bu söylediklerim arzuladığım yani olmasını istediğim için dile getirdiğim isteklerim değil dostlarım, tüm aklım ve yüreğimle bu medeniyetin dayatmalarından, kalıplarından kurtulmuş bir neslin gelmesi çok yakındır, adım gibi biliyorum.

Böyle toptan bir uyanış gerçekleştiğinde sakın ola ki korkmayın. Oluşacak o geçici anarşi ve düzensizlik ortamından sakın ürkmeyin, tamam mı? Biliyorum hepimiz için zor olacak, sıkıntılı zamanlara hepimiz katlanmak zorunda kalacağız, ama daha güzel bir dünya bizi bekliyor olacak. Şu anda bir zorunluluk olarak gördüklerinizin aslında tamamen sistemin zorladığı kölelik görevleri olduğu, yavaş yavaş, ama olanca açıklığıyla ortaya çıkacak. Özgürlük çok daha fazla ve her yerde olacak, o kadar ki insanlar mutsuzların derdine çare bulmak için birlikte hareket edecekler, böyle zamanlar göreceğiz. İnsanoğlu belki de dünya yüzünden silinmeden önceki bu devrimini kırlara dönerek yapacak, kendini uzamış çimenlerin arasına atarak. Diğerleriyle beraber, ama herkes tek başına ve kendi iradesi ile karar vererek. Kışlar beraber şarkılar söyleyerek çok daha çabuk geçecek eskisine göre, merak etmeyin. Yazlar ise baştan sona bir cümbüş, festival halinde olacak. Hayat çok daha mutlu bir yer olacak. Evet yegane toprağımız olan bu hayat çok ama çok daha güzel olacak.

Az kaldı dostlarım az kaldı, inanın bana. Yakında hepsi, bütün bu gerçeklik son bulacak. Bulmak zorunda. Buluyor!!

Özlü laf-ı güzaflardan… Empati üzerine.

Aşağıdaki lafı kim, ne zaman, hangi durumda söylemiş bilmiyorum, sanırım tek bir kişiye atfedilemeyecek kadar da önemli bir içgörü (wisdom) içeriyor. Beni çok etkiliyor ve birisine kızdığım zaman, canım birisine ya da bir şeye sıkıldığı zaman nedense aklıma düşüveriyor. Peşrevin ardından sözü bilgilerinize sunuyorum (şu pazarlama olayını da iyice kattım ya yazma stilime, bakalım nereye kadar gidecek?). Söz şöyle:

“Her şeyi bilen, her şeyi affeder.”

Bunu şu şekilde de düşünebilirsiniz elbette:

“Her şeyi bilen, herkesi affeder.”

İmdi, sorun şu ki (ya da şansımız şu ki) etrafımızda her şeyi bilen birini tanımıyoruz. Öyle biri, ancak kutsal kitaplarda kendini bu kitapların ve diğer her şeyin yazarı olarak tanıtan malum şahsiyet: Tanrı.

Ama yine de bu söz bence toleransın, empatinin, diğerlerini anlamaya çalışmanın erdemini çok açık ve net olarak ortaya koyan bir söz. Neredeyse diyeceğim ki insan olmanın en önemli gereklerinden birini ortaya korkusuzca koyan bir söz.

Başka bir şey de demiyorum, bu sözün üzerine laf etmeyi ayıp buluyorum zira.

Bu yazın en iyi, en güzel albümü hangisi acep?

Eğer bu sitede bir kaç tane yazı okumuşsanız çoktan fark etmişsinizdir ki, başlıkları sanki Hürriyet’e manşet atar gibi atmak gibi bir huyum var ne yazık ki… Bunun tam sebebini bilemiyorum, sanıyorum buraya google aramaları ile yanlışlıkla yolu düşenler haricinde başka bir okuyucumun olmamasından kaynaklanıyor. Elbette ki ben de her zayıf mahluk gibi ilgi çekmek, insanlarla iletişim kurmak için bunları yazıyorum -ki bence yazma eyleminin ardında yatan temel güdü de bu zaten- ve böyle başlıklar atınca sanki google’da daha çok arama sonuçlarında çıkacakmışım gibi belki de yanlış bir inanca sahibim. Ama belki de doğrudur, ne biliyon diye kendimi inandırarak böyle başlıklarla yazmaya devam ediyorum, öte yandan hoşuma da gidiyor zira; kendimi sanki prestijli ya da çok okunan bir yayın organında yazıyormuşum gibi hissediyorum.

Neyse boş laf bir kenara, en güzel Türkçe albümünü kastetmiştim yazıya başlarken, ama Google’da kendini kısıtlamanın ne anlamı var diye öyle başladım. Yurtdışında olmamdan ötürü, Türkiye’de çıkan albümlerin çoğunu kaçırdığımın da farkındayım, öte yandan bunu bir “uzaktan bakma” ve objektif değerlendirme şansı gibi görüp (ki yalan), edinebildiğim kadar yeni albümleri dinleme fırsatını bulup kendimce müziğin güzelliğinin tadına varmaya çalışıyorum. Velhasıl, sözün kısası ve bu yazının ana fikri şudur:

İki üç ay önce çıkan Yüksek Sadakat’in “Katil ve Maktül” albümünün benim dinlediğim albümler arasında bu yazın havasına en çok giden, zaman zaman sert ve biraz fazla “engineered” olan sound’ının ardında naif duyarlılıklar içeren çok güzel bir albüm olduğu fikrindeyim. Söz ve müziklerin gayet usta işi olmaları bir yana, şarkıların belirli bir alışma döneminden sonra insanın fırsat buldukça dinlemek isteyeceği türden şarkılar olduğunun farkına vardım (yani ilk dinleyişte o kadar sarmayabilir demenin kibarcası). Üstelik, belki de çok seyrek rastlanan bir özellik olarak, albümün iki üç sağlam şarkıya dayanarak diğer yedi sekiz şarkıyı şişirme olayına girmediğini, sanki bundan kaçınmak için özel bir çaba sarfedildiği izlenimini de verdiğini belirtmem gerekiyor.

Sonuç olarak, Türk rock müziği için hatırı sayılır bir albüm bence bu albüm, sürükleyici, müzikal ve düzenlemeler açısından tatmin edici, sözler bakımından gayet olgun ve bir şeyler anlatmaya çalışıyor. Dediğim gibi bir kaç dinlemeden sonra, ilk başta size o kadar da çarpıcı gelmeyen çoğu şarkıda az bulunur küçük hazineler bulabilirmişsiniz gibi geliyor. En azından ben buldum ve benim gibi bulanlar da çıkacaktır. Di mi?

Hararetle tavsiye ediyorum.

Not: Bu bir reklam değildir. Karşılığında herhangi bir menfaat elde etmem de söz konusu değildir. Ama gruptan biri şans eseri bunları okuyup, “al bu tişörtü, gönlümüzden koptu.” derse reddetmek için zorlanabilirim. Hme kabul etsem size ne? Ben bir tişörte kalemini satacak adam mıyım ha, onu mu demek istiyorsunuz?